Civan Değer
Her yıl 1 Eylül’de, tüm dünyada “Dünya Barış Günü” kutlanır. Ancak bu günün doğuş hikâyesi bile savaşın karanlık gölgesinden bağımsız değildir. 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle İkinci Dünya Savaşı başladı. Yaklaşık 60 milyon insanın hayatına mal olan bu savaş, insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan birini yarattı. O yüzden 1 Eylül, aslında bir kutlamadan çok, insanlığa dayatılarak yutturulmuş acı bir hafızadır.
Tarihe baktığımızda görüyoruz ki her savaş, kaçınılmaz biçimde barış masalarında son bulmuştur. Ama bu barışlar, çoğu kez kazananların çıkarına göre şekillenmiş, mağlup edilenlerin acılarını dindirmekten uzak kalmıştır. Güçlü olanlar, gasp ve istilalarla elde ettiklerini garantiye aldıktan sonra barıştan söz eder. Bu, insanlık tarihinin en eski ironilerinden biridir. Bu nedenle barış, çoğu kez savaşın ardından gelir. Bu bağlamda savaşların olmadığı bir dünyada barışa da ihtiyaç duyulmaz. Bu nedenle “SAVAŞA HAYIR” diyoruz.
Oysa gerçek barış, savaşlardan sonra kazanılan bir ayrıcalık değil; en başından var olması gereken insani bir değer olmalıdır. İnsanlık tarihi boyunca imparatorlukların, diktatörlerin ve hegemon güçlerin “barış” söylemleri hep kendi iktidarlarını hakim kılmanın aracına dönüşmüştür. Ama halkların özlemi hiçbir zaman bu olmamıştır. Halklar; yıkıntısız şehirler, yetim kalmamış çocuklar, göç yollarına düşmemiş aileler, kanla kirlenmemiş topraklar istemiştir, istemeye de devam ediyorlar...
Eğer gerçekten barış istiyorsak, onu sadece savaşsız günlerde hatırlamakla yetinemeyiz. Barış, bir takvim günü değil; adaletle yoğrulmuş bir yaşam biçimi olmalıdır. Çünkü savaş, insanın insana kurduğu en büyük tuzaktır. Barış ise insanın insana verdiği en büyük değerdir.
Bugün bize düşen, barışı yalnızca 1 Eylül’de değil, her gün, her alanda, her ilişkide yeniden inşa etmektir. Bu, sadece güçlülerin değil, her bireyin sorumluluğudur. Onurlu ve kalıcı bir barış, çıkarların değil vicdanların ortak masasında kurulabilir.